ESAS NO : 2011/10722 KARAR NO : 2012/213

ESAS NO     : 2011/10722
KARAR NO    : 2012/213 

Y A R G I T A Y   İ L A M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ   : ÇORLU 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ      : 07/04/2011
NUMARASI    : 2009/146-2011/241
DAVACI      : KORKUT ALTUNDAŞ
DAVALI      : ÖZKAN ÇETE
DAVA TÜRÜ   : TAPU İPTALİ VE TESCİL

Taraflar arasında görülen davada;                                                                                            
Davacı, kayden maliki olduğu 15 parseldeki 15 nolu bağımsız  bölümü davalı ile aralarında yapılan teşaronluk sözleşmesi uyarınca teminat amaçlı olarak bedelsiz, satış suretiyle davalıya temlik ettiğini, davalının edimlerini yerine getirmediğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı, iddiaların yersiz olduğunu bildirip, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, taraflar arasında yapılan sözleşme uyarınca taşınmazın teminat amaçlı olarak davalıya devredildiği, davalının edimlerini yerine getirmediği gerekçesiyle davanın kabulüne karar  verilmiştir.
Karar, davalı vekili  tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 17.01.2012  Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Abdulvahap Erdem ile temyiz edilen vekili Avukat Serpil Üzümcü geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Sadettin Akyol tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

                      -KARAR-

Dava; tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; Çekişme konusu 15 parsel sayılı taşınmazdaki 15 nolu bağımsız bölüm kayden davacıya ait iken bizzat davacı tarafından 09.10.2008 tarih 18476 yevmiye nolu akitle davalı adına vekiline satış suretiyle devredildiği, davacının temliki işlemin taşeronluk sözleşmesi uyarınca teminat amaçlı olarak bedelsiz yapıldığını, davalının edimlerini yerine getirmediğini ileri sürerek eldeki davayı açtığı anlaşılmıştır.
Dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteğinde bulunulduğu sonucuna varılmaktadır.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

 

./..

ESAS NO     : 2011/10722
KARAR NO    : 2012/213

 

-2-

 

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya iade olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.
Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan M.K.nun 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur.  Nitekim bu düşünce Hukuk Genel kurulunun 23.5.1990 gün ve l990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (Borçlar Kanunu mad.81) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ ifa uğruna edim “  olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir  düzenleme  olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin ,yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde  uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese  olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur.
İnanç sözleşmelerinin  tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten  amaçladıklarını  yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde,  taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.
Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 5.2.1947  tarih 20/6  sayılı İnançları Birleştirme kararı  ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle  çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda; eski hukuka göre  mümkün ve geçerli olan muvazaa ve  nam-ı müstear iddialarının,  Medeni Kanunun  yürürlüğünden sonra  taşınmaz mallar hakkında  dinlenip dinlenemeyeceği  tartışılmıştır.

../...

ESAS NO     : 2011/10722
KARAR NO    : 2012/213

-3-

 

Anılan kararda; çeşitli sebep  ve amaçlarla bir taşınmaz  kaydına gerçek malik yerine  başka bir  nam ve bir sözleşmede akitlerden  biri yerine üçüncü  bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu,bu gibi hallerde  vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına  yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir  maksatla üçüncü şahıslardan  gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli  ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen  olasılıklara  göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak  bir el değiştirme  veya  bir hakkın korunması  niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde ,mülkiyette halefi yet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme  amacıyla  öncelikle mülkiyetin  vekile aidiyeti  düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan  bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline  karşı muhtelif  borçlarını ifa edince  vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına  üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi  doğruladığı, öte yandan gerek taşınır,  gerek taşınmaz  mallara ilişkin  olsun  nam-ı  müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı ,meselenin akitte ve isimde muvazaayı  kapsamına  alan Borçlar Yasasının 18.maddesi kapsamında düşünülmesinin  kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta,nam-ı müstear  davalarının dinlenebilir  ve yazılı delil  ile ispatının mümkün olduğuna,hükmolunmuştur.
İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear  için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla  temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da  kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi  açısından, genelde  muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirile gelmektedir.
             Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç  sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları  bağlayıcı,  diğer yandan, mülkiyetin  naklinin sebebini  teşkil etmesi açısından  tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran  sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz  mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı  kabul edilmelidir.    
            İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği  kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi  olarak adlandırılan  bu belgenin  sözleşmeye taraf olanların imzasını  içermesi  gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem  İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde  taşınmazların tapu dışı  satışlarına olanak  sağlamak  anlamını  taşıyacağından  kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
           Somut olaya gelince;  davacıya ait şirket ile davalıya ait şirket arasında, iki ayrı taşeronluk sözleşmesi yapıldığı, sözleşmelerde karşılıklı edimler ve yükümlülükler ayrıntılı olarak belirtildiği, teminat amaçlı olarak da Çorlu Echotown Bloklarında E-13 ve E-14 nolu dairelerin davalıya teminat amaçlı olarak devredilmesinin kararlaştırıldığı, dava konusu bağımsız bölüme anılan sözleşmelerde yer verilmediği,  davacının bu sözleşmelerin teminatı olarak davaya konu taşınmazın devredildiğini ileri sürerek eldeki davayı açtığı, mahkemece de taşeron sözleşmelerine değer verilerek sonuca gidildiği görülmektedir.
           Ne varki, mahkeme gerekçesinde dayanılan taşeronluk sözleşmelerinde davaya konu, bağımsız bölüm bulunmamaktadır. Davacı iddiasında taşınmazı inançlı işleme dayalı olarak (teminat amaçlı) devrettiğini ileri sürdüğüne göre yukarıdaki değinilen ilkeler gözetildiğinde iddialarını 05/02/1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı bir belge ile kanıtlanması zorunludur.
           O halde, davacıdan çekişmeli taşınmazla ilgili olarak yazılı belgesi, var ise ibrazının istenmesi, davasını yazılı belge ile  kanıtlayamaz ise dava dilekçesinde açıkça değinilen yemin deliline de başvurabileceğinin  gözetilmesi, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

 

.../....

ESAS NO     : 2011/10722
KARAR NO    : 2012/213

-4-

 

 

            Davalının, bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.'nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.12.2011 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 900.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına,   17.01.2012  tarihinde oyçokluğuyla  karar  verildi. 

 

Başkan
M. Y. AYDIN
Üye
A. S. TOGAY
Üye
F. AKBABA
Üye
H. H. ÜNALDI
Üye
S. S. URAL
(Muhalif)

 

-KARŞI OY YAZISI-

 

Dava, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davacı, taşeronluk sözleşmelerinin teminatı olarak geri verilmek üzere davalıya devrettiği taşınmazın, sözleşmeler feshedildiği ve  yapılan iş bedellerinin de ödendiğini  ileri sürerek, tapunun iptali ile adına tescilini  istemiştir.
Davalı, bedeli karşılığı taşınmazı satın aldığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacı iddiası kanıtlandığından davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davacı vekili dava dilekçesinde, "taşeronluk sözleşmeleri, çek, banka havale makbuzu, tahsilat ve gider makbuzları, ticari defterler, keşif, bilirkişi raporu, tanık beyanları yemin ve  her türlü yasal delile "  dayanmıştır. Davacı, 20.04.2010 tarihli delil bildirme dilekçesinde ise;  9 madde halinde delillerini tek tek detaylı bir şekilde bildirerek sınırlandırmış, 10 nolu delil olarak da "Her türlü yasal delille’  delillerini özgülemiştir.  Yargılamanın hiç bir aşamasında yemin deliline dayandığını ileri sürmediği gibi,  yemin delilinin hatırlatılması gerektiği yönünde bir iddiada bulunmamıştır.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin  hukuki sebebini teşkil eder.

 

..../.....

ESAS NO     : 2011/10722
KARAR NO    : 2012/213

-5-

 

 Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan  hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
İnanç sözleşmeleri tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten  amaçladıklarını  yansıtması bakımından geçerlidir,  taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verir.
Bu tür uyuşmazlıkların çözümünde uygulanan, 5.2.1947  tarih 20/6  sayılı İnançları Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere; inançlı işleme dayalı olan davalar, şekle bağlı olmayan yazılı delille ispatlanabilir. İnanç sözleşmesi  olarak adlandırılan  bu belgenin  sözleşmeye taraf olanların imzasını  içermesi  gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem içtihadı birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de  taşınmazların tapu dışı  satışlarına olanak  sağlamak  anlamını  taşıyacağından  kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.    
Her ne kadar, içtihadı birleştirmede, yazılı delil aranıyorsa da, kesin hüküm, kabul, ikrar ve yemin gibi diğer kesin delillerle de davanın ispatlanabileceği Yargıtay’ın istikrarlı uygulamasıdır.
Davanın İnançlı işlem olarak nitelendirilmesi, iddianın yazılı belge ile kanıtlanması gerektiği konularında sayın çoğunlukla aynı görüşleri paylaşıyorum, ancak delil listesi ile deliller sınırlandırılarak açıkça ‘yemin’ deliline dayanılmadığı halde, davacının dava dilekçesinde bildirdiği yemin deliline başvurulabileceği yönündeki görüşe katılamıyorum.  .
Yemin; bir tarafın mahkeme önünde belirli bir vakıanın doğruluğu konusunda yasanın öngördüğü şekilde yaptığı beyandır.  İspat yükü altında bulunan tarafın uyuşmazlığı çözüme bağlayıcı bir vakıa hakkında hasmına önerdiği yemine kesin yemin denmektedir.(  6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.225  (HUMK 345 md.) )
Taraflardan birinin diğerine yemin önerisinde bulunabilmesi için öncelikle dava dilekçesinde ve delil listesinde yemin deliline başvuracağını açıkça belirtmiş olması gerekir (HUMK m. 179/III ve 195/1). Yeminin, ancak isbat yükü kendisine düşen kişi tarafından önerilmesi mümkündür ayrıca yemin, son çare olarak başvurulan bir delildir. Başka bir deyişle, yemin deliline başvurabilmek için öncelikle yemin önerisinde bulunanın ileri sürdüğü diğer delillerin incelenmesi ve bunların yeterli olmadığının anlaşılması gerekir.
Hakimin, ispat yükü kendisine düşen tarafa yemin teklif etme hakkının bulunduğunu hatırlatıp hatırlatamayacağı konusunda gerek öğretide, gerekse Yargıtay kararları arasında farklı görüşler bulunmaktadır.(Doç.Dr. Ejder Yılmaz, Medeni Yargılama Hukukunda Yemin, Ankara 1989, s.112)
3156 sayılı Kanun ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 179 ve 195. maddelerinde değişiklik yapılmadan önce Yargıtay kararlarında;  dava veya cevap dilekçesinde yemin delili açıkça belirtilmiş veya taraf delil dilekçelerinde belirtilen delillerin yanında eğer "diğer deliller, ve sair deliller, tüm kanuni deliller" gibi bazı ifadeler kullanmışsa bu ifadelerin içine "yemin" delilinin de gireceğinden, hakimin yemini hatırlatması gerektiği ifade edilmekteydi. .
1086 sayılı HUMK’ nun 179. maddesin de  26/02/1985 tarihinde 3156 sayılı kanun ile yapılan değişiklikten sonra, davacı, yemin delili dahil bütün delillerinin nelerden ibaret olduğunu dava dilekçesinde göstermesi gerektiği, dava dilekçesinde ki "sair (kanuni) deliller" tanımlamasının bir anlamının olmadığı, dava dilekçesinde buna benzer bir ifadeye yer verilmiş olsa dahi, açıkça yemin delili yazılı değilse, davacının davalıya yemin teklif edemeyeceği, dolayısı ile mahkemenin de davacıya yemin teklifine hakkı olduğunu hatırlatamayacağı öğretide de kabul edilmektedir.(Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 2001, c.VI, s.1629,2498 vd.)

...../......

ESAS NO     : 2011/10722
KARAR NO    : 2012/213                                           -6-

 

3156 sayılı Kanundaki değişiklikten sonra Yargıtay'ın önceki görüşünün geçerliği kalmamıştır. Zira taraflar, dilekçelerinde dayandıkları kanıtların nelerden ibaret olduğunu açıkça belirtmek durumundadırlar. Yasal değişiklik, delillerin özgülenmesi (hasrı) durumunu ortaya çıkarmıştır. Böylece dilekçelerde yazılan "sair deliller" deyiminin bir anlamı kalmamıştır. Şu halde hakim, dilekçelerde açıkça yemin deliline dayanılmadığı takdirde, taraflara yemin önerme hakkını hatırlatamaz .
Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda, gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda, mahkeme hakiminin yemin teklif etmek isteyip istemediğini taraflardan birisine hatırlatmak ödevi olduğunu gösteren bir hüküm bulunmamaktadır.
Medeni usul hukukumuza hakim olan en önemli ilkelerden biri tasarruf ilkesidir. 6100 sayılı HMK'nun 24. maddesinde ve 1086 sayılı HUMK'nun 72. maddesine göre; "Hakim iki taraftan birinin talebi olmaksızın kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz."  . Hiç kimse, kanunda açıkça belirtilmedikçe kendi lehine olan bir davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz. Mahkemeler, özel hukuka ilişkin bir uyuşmazlığı kendiliklerinden çözmeye çalışmazlar. Taraf iradesine öncelik verilmesi ve tarafın talebinin esas alınması sadece davanın açılmasında değil, yargılama sırasında taraflara ait bir çok usul işleminde de kendisini gösterir.
1086 sayılı HUMK'nun 179/2,3 ve 5. bendi  ve bu hükme benzer şekilde 6100 sayılı HMK'nun 119/e,f ve ğ bendleri  ile HMK’nun 129/d,e ve f bentlerinde tarafların açık bir şekilde talep sonuçlarının, iddia ve savunmaları ile iddialarının ve savunmalarının dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında açık özetlerinin ve delillerinin nelerden ibaret olduğunun belirtilmesini, zorunlu kılmaktadır.
 İkinci olarak,  1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 75. maddesi ile ayni yönde düzenleme getiren 6100 sayılı HMK’nun 25. maddesinde ‘taraflarca getirilme ilkesi ‘ kabul edilmiştir. Bu ilke gereğince kural olarak Hakim, kendiliğinden taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştıramaz, dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Bu ilkenin bir sonucu olarak, kural olarak tarafların ileri sürmediği vakıaları ve belirli bir delili kendiliğinden araştıramaz ve taraflara hatırlatamaz. 
Taraflarca getirilme ilkesinin istisnaları, kamu düzenini ilgilendiren davalardır. Bu davalarda kendiliğinden araştırma ilkesi uygulanır.(Prof.Dr. Hakan Pekcanıtez, Prof. Dr. Oğuz Atalay, Prof. Dr. Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, Ankara 2011, s. 251 vd.) Ancak, eldeki dava kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı, kamu düzenini ilgilendirin bir dava değildir.
Öte yandan, bu aşamada yemin tamamlanmış bir işlem değildir. Yani henüz yemin eda edilmemiştir, dolayısıyla tamamlanmış bir işlem bulunmamaktadır. HMK'nun 448. maddesi gereğince tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile bu kanun hükümleri derhal uygulanır. Bu durumda, somutlaştırma yükü ile ilgili HMK’nun 119/I-f bendi hükümleri ile yemine ilişkin hükümler derhal uygulanacaktır.
Bu bilgilerin ışığında somut olaya bakıldığında, davacının delillerini somutlaştırdığı 20.04.2010 tarihli dilekçesinde ‘yemin’ deliline dayanmadığı, dilekçede " her türlür yasal deliller" ibaresinin bulunduğu, yargılama aşamalarında yemin deliline dayanıldığına ilişkin bir beyanın da bulunmadığı anlaşılmaktadır. 
Hal böyle olunca; resen araştırma ilkesinin geçerli olmadığı bir davada hakimin yada Yargıtay'ın davacının yerine geçerek onun dayanmadığı bir delili kullanmasına imkan vermek için kararın bozulması usul hukukunun temel ilkelerinden olan usul ekonomisi ilkesi, tasarruf ilkesi, taraflarca hazırlanma ilkesiyle, davanın ve delillerin somutlaştırma yüküne açıkça aykırı olacağından, bu gerekçelerle, davacının yemin deliline başvurabileceği yönündeki sayın çoğunluğun  görüşüne katılamıyorum..

Üye                               
Fadime AKBABA
Okundu
28.02.2012 A.R.T.

 Bu belge 5070 sayılı Yasa hükümlerine göre elektronik olarak imzalanmıştır.

© Copyright - DİGİTA